14 Aralık 2010 Salı

GÜNÜMÜZDE ŞAİRLER ve ŞİİR Üzerine Birtakım DÜŞÜNCELER - 2


Genel kabule göre günümüzde Türk Şiiri üç tür, üç çeşittir: Hece, Aruz, Serbest.  Şiir programlarında bu üç türden örnekler sunulmakla birlikte, ağırlığın hece ve serbest tarzda olduğu herkesin malumudur. Her üç türde şiir yazan şair gayet azınlıktadır. Bunu sırası ile sadece aruz yazan, aruz ve serbest yazan, aruz ve hece yazan, hece ve serbest yazan, sadece hece yazan ve sadece serbest yazanlar takip etmektedir. Görüldüğü gibi günümüzde en çok serbest şiir yazmaya rağbet vardır. Genç kuşak şairlerin büyük çoğunluğu serbest şiir tarzını tercih etmekte, heceye ve aruza yanaşmamaktadırlar.

Geleneksel ve öz şiirimiz hecedir. Buna itiraz edenler ya başka memleket yahut milletin insanlarıdır ya da hiçbir bilgisi olmayan uyur-gezerlerdir. Bunu kabul etmekle birlikte hece şiirine, özet olarak şu şekilde karşı çıkılmakta, eleştirilmektedir: “Efendim, hece şiiri insanı kısıtlıyor. Belirli kalıpların içinde kişinin kendini tam olarak ifade etmesi imkânsızdır. Şair özgür olmalı, başkalarının söyleyemediklerini söylemelidir. Zaten hece ile söylenecek her şey söylenmiştir, zamanımızda hece ile şiir yazmak olanları tekrar etmekten ibarettir”

Kısıtlama ve özgürlük meselesini bir misalle geçiyorum;
“Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir”
Bundan daha özgür bir ifade olur mu? Mademki şiir bir bakıma da az sözle çok şey ifade etme sanatıdır o halde bu iki mısrada, 22 hece ile anlatılan duruma ne diyeceksiniz? Hece ile şiir yazmak gerçek bir maharettir. Aslında ritim ve ahengin esası da ölçülü olmaktan geçer. Buradan “yıllardır söyleneceklerin söylendiği, bundan sonrakilerin tekrar olacağı” konusuna geçersek; bu kanı da zandan ibarettir, kötü yahut sıradan örneklerden kaynaklanmaktadır. Elbette insanlık bugünlere, diğer konularda olduğu gibi şiirde de birikim ve yığıntı bırakarak gelmiştir. Serbest tarz yazanlar sürekli yeni ve hiç söylenilmedik şeyler mi söylüyorlar? Heceye göre devede kulak sayılmayacak kısalıktaki geçmişlerinden günümüze hiç mi tekrar yok? Hemen hepsi aynı konular, benzeri ifadelerle dolu. Bunun neden farkına varılmıyor. Bir şey önceden söylenmiş olabilir, bu gayet normaldir. Mühim olan aynı şey bile olsa farklı şekilde söylemektir. Bu serbestle nasıl mümkünse hece ile de mümkündür. Şairlik beceri ve kabiliyeti de budur.

Günümüz hece şiirinde aksaklık, eksiklik ve yeknesaklık olduğunu kabul ediyorum. Bunun sebebi şairlerin az emekle çok kazanç (şöhret, beğeni) elde etmeye kalkmalarındandır. Bazı ateşli hece savunucu şair arkadaşların eserlerine baktığımızda;
……. akarım               ……. aldım                             ……. iner
…….. bakarım            ……. daldım                           ……. biner
……. yakarım             ……. saldım                            ……. diner
….... nazlı yar              ……. nazlı yar                       ……. nazlı yar

Dizilişinde olduğunu, bütün şiirlerini bu şekilde yazdığını, başka hiçbir biçim, şekil, düzen kullanmadığını görüyoruz. İşte bu kolaycılık ve tekrarcılıktır. Siz noktalı bölümlerde ne derseniz deyiniz hece karşıtlarının (bir bakıma haklı olarak) tekrarcılık ve yeknesaklık eleştirilerinden kurtulamazsınız.

Kolaycılığa dair benim dikkatimi çeken bir başka örnek de şudur:
……. andım                ……. ezerim                           …….ipek
……. niyet                  …… su                                   ……. çöz
……. yandım               …… gezerim                           ……. kepek
…… medet                 …… pusu                                …….toz

Hafife aldığımdan falan değil ama ben buna kolay şiir diyorum. Sadece ve sürekli bu biçimde şiir yazmak; noktalı kısımlarda çok güzel ifadeler kullansanız dahi iyi şair olmaya yetmez, yetmemeli! Ne hikmetse şiir programlarında bu dizilişteki şiirler büyük bir coşku ile okunuyor ve çok alkışlanıyor.

Başka bir örnekle bu kısmı tamamlayayım:
……. a                        ……. b            ……. c
……. a                        ……. b            ……. c
……. a                        ……. b            ……. c
……. x                        ……. y            ……. z
……. x                        ……. y            ……. z

Bu tertipte yahut son iki mısraın sürekli kullanılması gibi çeşitlerdeki bu kafiye düzeninde zaman zaman çok güzel şiirlere tanık oluyoruz. Okuması ve dinlemesi hakikaten büyük keyif veriyor. Fakat bazı şairler bu düzende yazdıkları şiirlerinde kıtalar arasında konu bütünlüğü sağlayamıyorlar. İlk bölümde İstanbul Boğazından bahseden şair, bir bakıyorsunuz ikinci bölümde bakır kapların kalaylanmasından söz ediyor, üçüncü bölümde de koyun ve kuzuların meleyişini aktarıyor. Çoğunlukla hamasi ve tasavvuf konularını işleyen bu tür şiirlerde kafiyeyi, özellikle ayağı muhafaza etmek adına bir hanyadan bir konyadan dem vurulduğunu görüyoruz. Bilgiçlikten geri durmayan ve kendisinin falanca falanca şairlerin yanında yetiştiğini, onların tedrisinden geçtiğini her fırsatta dile getiren bu arkadaşlar heceyi müdafaa etmek zannıyla, farkında olmadan hece şiirine ayak bağı olmaktalar.


Şiir programlarında aruz vezni ile yazılmış şiirlere de tanık oluyoruz. Hatta bazı aruz müdafileri var ki; bunlara göre aruz şiiri, “şiirin en zoru ve en güzelidir. Aruz şiirini yazmak ustalık ve maharet işidir, herkes beceremez. Aruz şiiri yazmadan da iyi şair, usta şair olunmaz.” Aruza karşı olanlara göre ise; “aruz bizim şiirimiz değildir, saray şiiridir, günümüz Türkçesiyle aruz yazılamaz, aruz şiiri ömrünü tamamlamıştır.”

Aruz vezni ile şiir yazmanın zor olduğunu kabul ediyorum. Aruzla yazılan şiirlerin ekseriyetinin çok güzel şiirler olduğunu da kabul ediyorum. İlle de aruz diye tutturanlar ve aruz yazmadan usta şair olunamayacağını yerleştirmeye çalışanlar güftekar-bestekâr kolektifliğidir. Her ne hikmetse Türk Sanat Müziği camiasında oluşmuş bir modaya takılıp kalan zamanımız bestekârları şarkı bestelemek için aruz yazanları pompalamaktadırlar. Fakat ben şarkı sözü yazarlığı ile şairliğin aynı şey olmadığını belirtmek istiyorum. Bazı kimseler yazdıklarını maddi-manevi getiriye dönüştürmek için bestekârların etrafında pervane olmaktadırlar. Öyle bir hava oluşturuluyor ki ne kadar çok sayıda bestelenmiş şiiriniz varsa o kadar çok iyi şairsiniz. Artık şiirle ilgili “telif hakları” denilince hemen ve sadece TRT de çalınan şarkılardan alınanlar akla gelmeye başladı. Eğer bestelenmiş çok eserinizin olması sizi iyi şair yapsaydı, Türkiye’nin son çeyreğindeki en büyük şairleri; Münir Ebcioğlu, Aysel Gürel ve Mehmet Erbulan olması gerekirdi. Aslında bu meseleye tek cevap; 20-30 yıldır genel ve büyük çapta beğeni ve kabul görmüş şarkıların çıkmamasıdır.

Aruzu sevmediğim, karşı olduğum anlaşılmasın. Gerçek manada şiirle iştigal etmeme sebep Fuzuli’nin “Su Kasidesi”dir. 1998 öncesi katıldığım bir programda sıra bana geldiğinde; “sizlere yazmış olduğum bir Gazelimi takdim edeceğim. Lakin şunu belirtmeliyim ki ben aruz bilmem” diyerek söze başlamış ve kendime ait bir gazel okumuştum. Şiiri bitirdiğim zaman programı yöneten Sayın Feyzi Halıcı: “delikanlı iyi ki aruz bilmiyormuşsun, ya bilseydin” şeklinde iltifatta bulunmuştu. Tabi ki aruzun aslı Arap vezni ise de atalarımız bunu yıllarca en güzel biçimde kullanmışlar, geliştirmişler, bu vezinle çok harika eserler meydana getirmişlerdir. Onlar yapabildiyse bizler de yapabiliriz. Aruz şiirinin sadece sarayda yazılıp okunduğu da az bilgi ve az düşünce mahsulü bir iddiadan ibarettir. O devirde yazılı metinlerin kahir ekseriyetinin saray ve çevresinde olduğu göz ardı ediliyor. Tekkeler unutuluyor, camilerde okunan mevlit ve kasideler, naat-ı şerifler hatırlanmıyor. Köy odalarında özellikle kış günleri hemen her akşam okunan Ahmediyeler, Siret-i Nebiler, destanlar bilinmiyor. Aruz şiirinin en büyüklerinden olan Fuzuli, ömrünü Irakta, çöldeki bir köyde geçirmiştir. Bu dahi aruz şiirini elit bir zümreye hasredenler için yeterlidir.

Eğer şiir duygu ve düşünüşün deyiş haline gelmesi ise, bırakalım şiir hangi yolu tercih ediyorsa o yoldan gelsin. Zorlamanın âlemi ne!


Hünkâr DAĞLI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder